Aşka Aşık

Aşka aşık

 

 

Güneş bir farklı yaratılmıştı sanki  bugün.  Gökyüzüne yalnızca açlıktan karnı ağrımadığı zamanlarda zevk alarak bakabilen Yusuf ,gökyüzüne baktı.  Bu sabah gökyüzü başka bir dünyanın şemsiyesiydi sanki. Daha mutlu huzurlu ve daha güzel bir dünyanın gökyüzüydü sanki bu nedensiz güzellik. Fakirlikten her gün içten içe, içini kemiren tüm kötü duygulardan arınmış olduğunu ve artık daha farklı bir benliğe sahip olduğunu duyumsaması uzun sürmedi. Yatak diye yattığı hasır sanki ipek diye duyduğu, hayallerinde dahi uzanamadığı yatak gibi gelmişti o an…

 

   Helal rızk ve sorumluluk bilinci ile işini yapan civardaki en iyi kunduracıydı. Bu işte özen çok mühimdi ve işini bu yüzden yavaş yapması gerekiyordu. Yavaş çalışınca daha az tercih ediliyor ve ancak yaşayabilecekleri kadar kazanıyordu. Varsın olsun eğer tüm insanlar böyle yaşarsa dünya ancak o vakit yaşanılası olabilirdi.

 

Böyle bir babanın ve mahallenin en  yoksul ailesinin en küçük çocuğu yusuf, daha önce görmediği, gördüklerinin en güzeli, görmediklerinden daha etkileyici olan kırmızıya aşık olmuştu. Buna yol açan o açlık kadar gerçek bir rüyaydı.  Arkadaşları arasında, her gün nefes alırken hücrelerimizde gerçekleşen olaylardan oluşumuz gibi aşktan bihaber olmasına karşın, talih işte, birkaç kez aralarında konuşurlarken en garip biçimde kulak misafiri olmuştu. O anda arkadaşlarının en aptalı aşkın gereksiz ve saçma bir durum olduğunu , en zekisi ise aşık olunmadan aşkın anlaşılamayacağını, en cesuru ise aşkın en tehlikeli insanları dahi yeni doğmuş bir kedi yavrusu gibi uysallaştırabileceğine tanık olduğunu ve ondan korktuğunu söylemişti. Arkadaşlarından en korkağı ise bu duygudan nedenini bilmediği biçimde çekinmediğini, onu çok merak ettiğinden bahsetmişti ki kendi merak etmeye bile korkardı.  Arkadaşlarının en bilgilisi ise huzur verici ve mutluluk kaynağı bir durum olduğundan bahsederken arkadaşlarından en dakiki planlanmamış ve beklenmedik olsa da, sanki her şeyin önceden planlanmış biçimde en kusursuz işlediğini söylemişti. Arkadaşlarından en duygusalı ona benzer bir duygunun olmayacağını söylerken arkadaşlarından en farkında olanı bu duygudan yoksun insanların siyah ,kokusuz gül benzeri en önemli şeyleri eksik mahlukat olarak gördüğünü söylemişti.

 

Bunlar aklında birden canlanırken bunların yanında fark etti ki ölümün gelmesi benzeri, beklenmedik ve ansızın, hayatın gerçek amacına ve yaşayabileceği en ilginç hissiyata kavuşmuştu.

 

Kırmızıya olan merak, aşk, sevgi ve kavuşma arzusu haricinde içinde ona; yaşadığı bu duyguya karşı derinden ve yoğun bir saygı bunun yanı sıra huzur kaynağı olmasından ötürü de mutluluk belirmişti. Bu güzelden daha güzel ve eksiksizden daha eksiksiz, güneşin hergün aynı yerden doğması ve aynı biçimde batması misali kusursuz ve insanın bir su damlasından oluşması kadar mükemmel bir duyguydu.

 

Hayatının anlamını yeniden şekillendiren çok büyük tesadüfle, ama onu en bahtiyar insan edercesine dünyanın en güzel duygusunu tattıran kırmızıya, daha önce kimseye duymadığı saflıkta ve daha önce olmadığı kadar içten hayran ve aşık olmuştu. Henüz doğmuş yavrunun onun için hayati olan ilk nefesi alıp vermesi gibi acı ama yine onun gibi ihtiyaç duyulan bu yeni duygu çığından etkilenerek artık yaşam gayesinin bu olduğunu ve dünyada sevgiliden başka bir şey olmadığını düşünmeye başlamıştı. Belki de en çok bu duyguya bağlanmıştı. Ölmek üzere olan ve pişmanlıklar ümitsizliklerle dolu hayatı için ah çeken ihtiyara tekrar Gençliğinin verilmesi gibi kavranamaz muhteşemlikte görüyordu. BU şimdiye değin hissettiği en garip ve en tatlı duyguydu.

 

En çevik şekilde en hızlıdan daha hızlı koşarak ve alelacele, en heyecanlıdan daha heyecanlı ,hayatında onun için en değerli mahallenin en sevilen marangozu babasıyla ,onun küçüklüğünden beri çorbasını paylaşması hatta kendi çorbasını vermesi gibi ,bu yeni duyguyu paylaşmak koşuyordu. Babasına ulaştığında, rüyasındaki tarif edilemezliği tarif ettiğinde, gece yatarken ansızın gelen deprem veya tarlada çalışırken birdenbire beliriveren yıldırım misali beklenmedik ve denizin içinde içme suyu bulamayan insanınki gibi çaresizce en şiddetli ve en aşağılayıcıdan daha aşağılayıcı bir kahkaha ve alay ile bulmuştu babasını. Yıllarını zamanını öğrencileri için gece gündüz demeden heba eden ve karşılığını beklememesine rağmen ona bir teşekkürü bırak, selamı çok gören öğrencilerin cefakar öğretmeni gibi hayal kırıklığı ve umutsuzluğa kapılan yusuf oradan nasıl çıktığını bilememişti. O anı beyninden silmesine yarayacakmışçasına yoğun ve içten ağlamış ve aşkına ulaşma inancının , aşık olma halinin verdiği umut ve mutluluğunun bu hayal kırıklığını unutturması ,silmesine yarayacakmışçasına şuursuzca mahallenin daha önce hiç gitmediği en ıssız ve en bilinmedik tarafına koşturmuştu.

 

Mahallenin en bilinmedik ve küçüklüğünün en korkunç canavarlarını yarattığı ve yine orda iyinin bu kötü canavarları yendiği yer olarak öğretildiği yer olan en yaşlı teyzenin evi yönünde farkında olmadan ilk kez dolaşıyordu.

 

Dünyanın en sevecen hayvanını mırlaması yerine konuşurken bulmuştu. Bugün hüzün mutluluk umut hayal kırıklığı gibi duyguların üstüne bu şaşkınlık da eklenince tam bir duygu sağanağında bulmuştu kendini.

Şaşkınlığı üzerinden atıp daha önce hiçbir biçimde konuşmasına inanamayacağı ve garip olmasına karşın, çölde susuzluktan ölmek üzereyken gördüğünün serap mı yoksa hayat mı olduğunun heyecanı ve sevincine benzer ona huzur vermişti bu pisi…

 

Dünyanın en bilge canlısı olduğu hiçbir şey yapmadan anlaşılan en bilge, başından geçen tüm olayları biliyor kanısı yaratmıştı yusuf üzerinde. Düşüncelerini değil duygularını henüz toplarlaşamamışken ,büyük yangınların ölüm saçan kırmızı ışıkların doğumu ,kıvılcım misali sessiz bir ses işitti bilgeden. Bilgenin ona söylediği ilk tümce o en sıra dışı Türkçesi ile şu en güzel mor laleye bak olmuştu. Daha önce mor lale görmemişti… artık beklenmedik ve imkansızlıklara, hayatın üst üste gelen tüm oyun ve zorluklarına karşı koymaya çalışırken onurundan şerefinden insanlığından ödün vermemeye çalışmasına karşın artık bu direncini yitiren vurdumduymaz ve umursamaz bir hale zorunlu olarak sürüklenen insanınkine benzer biçimde alışmıştı.

 

Mora baktığında etrafında onun ışığını ve ihtiyaç duyduğu havayı engelleyen pek çok ot gördü. Otlar onun etrafında onu umursamadan büyüyorlardı. Bilge onun otlara kızması gerektiğini ama farkında olmadığını söylüyordu. Otlara bile iyi davranıyordu.

 

Biraz yaklaşınca yusuf, morun susamış olduğunu gördü.,Laciverde biraz daha yaklaşınca onun suya hitaben konuşmalarının fakrına vardı. O suyu dünyanın var oluş sebebi gibi görüyor ve tüm canlıların sebebinin o olduğunu söylüyordu. Onun için susuz bir dünya kumsuz çöl gibi veya içinde mavi olmayan okyanus misali hatta ondan daha da gerçekdışıydı. Dünyanın en yücesinin en mükemmelinin su olduğunu iddia ediyor ve ona ulaşmak için dualar ediyordu. Onda da kendininkine benzer bir huzur ve mutluluk ve heyecan görmüştü…

 

Bilge ona arkadaşları arasında alay konusu olmasının sebebi en küçük ayaklı olmasından dolayı bilerek biraz büyük aldığı ayakkabılarını işaret etmişti. İlkin bu davranışı anlamlandıramayan yusuf daha sonra ayağının yanındaki suyu işaret ettiğini anladı ve suyu alıp mora verdi. Kavuşma halini görmek için baktığında morun kana kana suyu içtiğini ve artık suya kandığını anladığında mutlu olmuştu. Henüz suya ihtiyacı kalmamıştı ki birden morun su ile ilgili konuşmalarının yerine çevresindeki otlara ettiği küfürler aldı. Artık eski susama durumunu unutmuş ve suya sadece ara sıra gereksinim duyduğu bir madde olarak bakıyordu. Artık o iyi kalpli ve huzurlu mor gitmiş yerini çevresini rahatsız eden ve diğerlerinden farkı olmayan siyah bir lale kalmıştı…

 

Tüm bu rastlantısaldan öte durumlara tanık olduktan sonra daha bir farkında hissetti kendinin sebebinin evrenin…

 

 

O an sevgiliye ulaşma kavuşma arzusu haricinde, sevgiliyi öyle görüyordu ki, iki yaprağı olan bir gülün yere düşen iki yaprağının tekrar aynı gülde buluşma imkansızlığına en yakın haldeydi ama bununla beraber her canlının ölümü tadacak olması kesinliğinde hissetmişti sevgiliyle buluşması ümidini… Sanki o en aşık olunası en yakındaydı ya da dünyanın diğer ucundaydı.

 

Kendini kırmızıya yakın pembe bulutlarda gezer gibi veya mora yakın mavi güneşte eriyor his havuzunda bulmuştu. Sevgiliyi bulmasının onu bu duygudan uzaklaştıracak olmasından korktuğunu anladığı anda, aşka aşık olduğunu ve artık aşkı yaşamak aşkı yaşayabilmek için hayatını devam ettireceğine karar vermişti.

 

Alişan Burak Yaşar

Additional information